Yazılar ve Çizimler · Ekim 6, 2019

Mimarlık ve Felsefe;

ALİ ÖZERK Mimar

‘’Felsefeyi zor buluyorsan , şunu iyi bil ki, iyi bir mimar olmak  için harcanan çabadaki zorlukla karşılaştırılamaz bile’’

Avusturyalı filozof Witgenstein’ın bu sözleri, kızkardeşinin evini yapmak için üniversitedeki görevini bıraktıktan sonra karşılaştığı yapımın zorluğundan mı yoksa çözümün zorluğundan mı  dolayı söylediğini bilemiyoruz. Ancak bildiğimiz bir şey var oda Antik çağdan bu yana filozofların Mimarlığı doğrudan ilgilendiren konuları sorguladıkları, Mimarlarında felsefeden esinlendikleridir. Geçtiğimiz yüzyıl içersinde ve özellikle son 20 senedir gerçekleşen bu karşılıklı düşünce ve etkileşimden dolayı Mimarlık felsefesi adı altında yeni bir disiplinin oluştuğudur.

20. yüzyılın ikinci yarısında Batı felsefesini en çok etkileyen. Mimarlık ve felsefe ilişkisine dair söylemleri bu gün bile tartışılan düşünürlerden biri Martin Heideggerdir.

Heidegger’e göre Dünya bir ilişki ve bu ilişkiler bütününü anlamlandıran bir örgüdür. Bu anlam bütünü ile karşılaşan da insandır. Bu bağlamda dünya ile insan karşılıklı birbirine ihtiyaç duyar ve karşılaşılan şeylerin tecrübesi hep bir mekansallık içersinde edinilir. Bütün olup bitenler mekan içersinde olup bir yere sahiptirler.

‘’İnsan olmak ikamet etmekle olur’’ Bizler böyle bir dünyada otururuz. ikamet ederiz, mesken tutarız. Yeryüzü altında eğleşiriz, kalırız. Yeryüzünü kurtarmak, gökyüzünü karşılamak, Tanrısal olanı beklemek, ölümlü olana eşlik etmek ikametin özünü teşkil eder. Uzamsal alanda yer açmak, ikamet etmek inşa etmektir. İnşa etmek ise vücuda getirmek, var etmek yaratmaktır. İnşa etmek özünü , mekanlara uyumlu bir şekilde yapılmasında sürdürür. ‘’ İkamet varlığın temel özüdür’’ ve ölümlüler buna göre vardırlar.

Heidegger’ in 20 yüzyıla ait en büyük eleştirisi düşünmenin ve/veya yaratmanın, bir çeşit matematiksel etkinlik haline gelen teknolojinin hükmü altına girmesidir. Matematik ve teknoloji güdümlü bir bilim dalı olan mimarlık da insan varoluşunun yaşamsal koşulu olan toprak/yeryüzü, gökyüzü, iklim/mevsimsel dönüş, tanrısal olanlar ve ölümlüleri kendinde toplayan bina imarına yaklaşımı nedeniyle insanı varlıktan uzaklaştırmış ve onun yurtsuzlaşmasına neden olmuştur.

İşte tam bu noktada JEAN BAUDRİLLARD  ‘’ Mimarlık hakikat mi, Radikallik mi diye sorar’’ Baudrillard ‘’ böyle bir çağda en büyük tehlike, artık mimarlığın varlığını yitirmesi tehlikesidir’’ diye devam eder.

Bu gün ki mimarlığın tamamen teknik, sanal imkanlar dünyasına sahip olduğundan yakınır. Ona göre mimarlık artık hiçbir hakikate ve orjinalliğe atıfta bulunmaz. Sadece içerik ve formların teknik olarak kullanılabilirliğine atıfta bulunur. Ortaya çıkan gerçeklik artık nesnel koşullardan ve mimarın öznel iradesinden doğan bir gerçeklik değil, teknik kullanılabilirlik ve onu işlev biçimlerine dönük gerçeklikliktir. Baudrillard buna örnek olarak da Bilbaoda ki Frank Gehry nin tasarladığı Gughenheim müzesini örnek verir. Bu eser uygulamalı düşünsel teknolojinin sahneye konmasıdır ve deneysel bir mucizedir. Düşüncelerini şöyle özetler :YAŞADIĞIMIZ ÇAĞDA, HER ALANDA OLDUĞU GİBİ MİMARİDE DE REAL OLAN, VİRTÜEL OLANDA KAYBOLMAKTADIR. Mimarlık büyük ölçüde ulaşımın, informasyonun, iletişimin ve kültürün işlevlerinin kölesi haline getirilmiştir. Çağdaş mimarlığın dramı onu işlev parametrelerine bağımlı olarak bütün dünyada klonlama mimarisine dönüştüğüdür. Bir başka düşünür GİLLES DELEUZE ise yurtsuzluk kavramından yola çıkarak DİONYSOS’ un yersiz yurtsuz oluşunu insanın yaratıcılığının başlangıcı olarak görür. DELEUZE yersiz yurtsuz olmanın, kapıyı aralamanın, kendini alışkanlıklardan ve sağduyunun yapılandırılmış dünyasından dışarı atmanın insanı özgürleştireceğini ve yaratıcılığın artacağını savunur.20. Yüzyılın ikinci yarısında uzam – mekan üzerine çalışmış ve bu düşüncelerini mimarlık alanında hayata geçirmeye çalışmış tek bir düşünür vardır JACK DERRİDA.

DERRİDA Bir yazısında PLATONUN Timaisos diyoloğunda sözü edilen üçüncü gerçeklik boyutundan yola çıkarak duyular dünyası ile kavramlar dünyasına bir boyut daha ekler. Bu boyut 4 ana madde su/hava/ateş/toprak tan oluşmaz. Duyularla algılanamaz. Biçimi yoktur ve kavranamaz. Bu platon un tariflediği CHORA Dır. Chora mekan değildir . Mekandan önce gelir. Onun ne bu ne diğeri yada hem bu hem de diğeri olduğu söylenemez. DERRİDA böyle bir bakış açısından yola çıkarak dönemin ünlü mimarı Peter EİSENMANN  ile çalıştığı CHORAL WÖRKS epey ses getirir. Bu girişim Paristeki Parc de la Villete projesidir. Yarışmayı  ünlü İsviçreli mimar BERNARD TSCHUMİ kazanır. La Villet semtindeki eski bir mezbaha alanının kamusal alana dönüştürülmesidir. Tscumi bu projeye katkı koymak üzere dönemin isim yapmış mimarlarını ve düşünürlerini davet eder. Bunlardan biri mimar JEAN NOUVELLE Diğeride düşünür JEAN FRANSUA LYOTARD dır. Yinede en dikkat çekici tasarım Derrida ve Peter Eisenmanın birlikte hazırladığı Coralwörks tür.

Derrida ve Eisenman Choralwörks ü tabakalardan oluşan bir bellek yapısına benzetirler. Kendini dipsiz Choraya gömen, birbirinin üstüne yığılmış,taş ve metal tabakalardan oluşan bir palimpest yapısını andırır. Chora aynı zamanda sürekli olarak zaman içinde değişen bir değişimede tabidir. Tschumi de aynı dilden yola çıkarak projesini, zaman ve mekan tabakalarını yan yana getirerek bir arada tasarlamıştır. Derrida bu kurguyu ‘’Point de Folie: Maintenant l’architecture’’  adlı makalesinde anlatır( Çılgınlık noktası: Şimdi mimarlık)  Tscuminin kurguladığı gridal sistemin kesişim noktalarındaki boş strüktürler, yani les folies(çılgınlıklar), Derrida’ya göre hem var olan(var çünki yeri belli) hemde var olmayan(yok çünki içi boş)kırmızı noktalardır. Her tasarımın mimarlığın mimarlığı olduğunu söyler. Mimarinin temel prensipleri olarak bilinen ‘güzellik’, ‘bütünlük’, ‘faydalılık gibi kavramların ‘non –architectural’, yani ‘mimari olmayan’ mimariye yüklenen anlamlar olduğunu, aslında tüm bu yüklerden kurtarıldıkları için Folie’lerin mimarinin en saf hali olduğunu söyler. De-konstrüksiyon düşüncesi dahil, kavramsal terminolojisinin çoğunluğunu Martin Heidegger’den alan, ancak onları dönüşüme uğratan Derrida farklı olarak, sadece mimarlığın terminolojisini kavramsal kurgusuna zemin olarak kullanmakla kalmayıp, mimarlığın kendisini sadece bir metafor değil, temel metafor olarak tanımlamıştır.

Mimarlık ediniminin hem talihi hemde talihsizliği olan çok boyutlu yapısı onu, felsefe dahil, sosyoloji, sosyal antropoloji, kültürel çalışmalar, ekonomi polititika gibi pek çok farklı disiplinin ilgi odağı ve araştırma  alanı getirmektedir. Antik dönemden bu yana pek çok düşünür kuramlarını açıklamayı mimarlık üzerinden örneklendirmeyi ve anlatmayı tercih etmiştir.

Mimarlık gösterge bilimi, mimarlığı da içine alan bilgi kuramsal(epistomolojik)bilinçten yola çıkarak ona ilişkin olguları daha nesnel biçimde anlatmaya yönelik bir üst dil (metalangage) olarak gelişme durumundadır. Gösterge bilimsel bir bilince ulaşmış bir mimar, kendi konusunuda kapsayan daha geniş bir alanın kültür ve dil ortamını paylaşma durumundadır.

Böyle bir ortamda mimarlık, yalnızca kendi içine kapalı bir gizemler dünyası değil, hem toplumsal bir yaşam biçimi hemde bir öğretim konusu olmak olma durumundadır, kısacası bir sanatın uygulanım alanı olarak mimarlığın özcül niteliği ne olursa olsun, göstergebilim onu yeni bir kavramlama, yeni bir dil olarak tanıtlama girişimininden başka bir şey değildir. Sonuçta mimarlık aynı nesneye başka bir gözle bakmaktır.